İznik'in Unutulmuş Köylerinde Bir Günlük Zaman Yolculuğu - bursakoyleri.net.tc

İznik’in Unutulmuş Köylerinde Bir Günlük Zaman Yolculuğu

İznik’e giderken aklımda hep o eski köy yolları vardı

Geçen yaz İznik’in unutulmuş köylerini tek başıma dolaşmaya karar verdim. Bursa’dan çıkıp göl kenarından ilerlerken, yol kenarındaki zeytin ağaçları ve eski taş evler ilk işaretleri verdi. İnsan bazen modern hayattan sıkılınca böyle yerlere kaçmak istiyor. İlk durağım Elmalı Köyü oldu.

Elmalı’ya varır varmaz burnuma taze ekmek kokusu çarptı. Köyün girişindeki fırından yeni çıkmış somunlar, yanındaki yaşlı amcanın elinde. Sokaklar dar, taşlı. Arabayı bırakıp yürümeye başladım. Evlerin çoğu 80-100 yıllık. Bazıları restore edilmiş, bazılarıysa tam bir zaman kapsülü gibi duruyor. Bahçelerde tavuklar, kapılarda kediler. Sessizlik insanın içini dolduruyor.

İlk gittiğimde dikkatimi çeken şey, köyün neredeyse tamamen kendi kendine yetiyor olmasıydı. Her evin bahçesinde sebze, birkaç meyve ağacı ve mutlaka bir kuyu. İnsanlar hala odunla ısınan evlerde oturuyor. Yazın serin, kışın zor tabii. Ama o doğal ritim insana huzur veriyor.

Elmalı’dan Dereköy’e: Yol kenarındaki sürprizler

Elmalı’dan çıkıp Dereköy’e doğru yola koyuldum. Yol biraz engebeli. Ama manzara her şeye değer. İznik Gölü zaman zaman ağaçların arasından görünüyor. Dereköy’e yaklaştıkça yol kenarındaki ceviz ağaçları arttı. Köye girince ilk göze çarpan şey eski cami. Minaresi biraz yamuk, ama o haliyle daha samimi duruyor.

Köy kahvesinde yaşlılarla sohbet ettim. “Buraya neden geliyorsun evladım?” diye sordular. Anlattım. Gülümsediler. Biri “Bizim köyümüzü unuttular” dedi. Sesinde hem gurur hem burukluk vardı. Dereköy’de hala eski Rum evlerinin kalıntılarını görmek mümkün. Taş işlemeleri, kemerli kapılar… Tarih burada adeta toprağın içinde saklanıyor.

Köylü kadınlardan biri beni evine davet etti. Bahçesindeki ayva ağacının altında çay içtik. Ayva kokusu her yere sinmiş. “Bizim köyün ayvası meşhurdur” dedi gururla. Haklıydı. Daha önce böyle tatlı ve aromatik ayva yememiştim.

Çiçekli ve Çukurca: Doğa ile iç içe iki köy

Öğleden sonra Çiçekli Köyü’ne geçtim. İsmi gibi gerçekten çiçek doluydu her yer. Özellikle mayıs-haziran aylarında burası adeta bir renk cümbüşü oluyor. İznik’in unutulmuş köyleri arasında en fotojenik olanlardan biri kesinlikle Çiçekli. Evlerin önündeki ahşap balkonlar, sarkan sardunyalar, eski pencereler… Sanki bir film setindeymişsiniz gibi hissediyorsunuz.

Burada yaşayan bir teyze bana köyün eski halini anlattı. “ Eskiden 300 hane vardı, şimdi 80 bile yok” dedi. Göçün köyleri nasıl boşalttığını gözlerimle gördüm. Ama kalanlar direniyor. Kendi yağlarıyla kavruluyorlar.

Çukurca’ya vardığımda saat epey ilerlemişti. Köy, isminin aksine biraz yüksekte ama etrafı vadilerle çevrili. Buranın en büyük özelliği zeytinlikleri. İznik zeytini zaten ünlüdür ama Çukurca’nın zeytinyağı bambaşka. Köydeki küçük bir kooperatifte sattıkları yağı tadınca anladım neden bu kadar sevildiğini. Acı ve tatlı arası, yoğun bir aroma.

Köye hakim olan sesler de çok farklı. Rüzgarın ağaçlarda çıkardığı uğultu, uzaktan gelen horoz sesi, ara sıra bir traktörün homurtusu… Şehirdeki o kesintisiz gürültüden sonra insan burada kendi nefesini bile daha net duyuyor.

Köylerdeki küçük ama anlamlı detaylar

Bu yolculukta en çok dikkatimi çeken şey insan ilişkileriydi. Kapısını çaldığım her evde önce “Hoş geldin” sonra “Aç mısın?” sorusu geldi. Misafirperverlik burada hala çok güçlü. Bir amca bana kendi yaptığı cevizlikten taze ceviz verdi. Başka biri köyün eski çeşmesinden su içirdi. Bu küçük jestler insanın içini ısıtıyor.

Her köyün kendine has bir kokusu var. Elmalı’da ot ve toprak, Dereköy’de ceviz ve odun dumanı, Çiçekli’de çiçek ve ıslak toprak, Çukurca’da zeytinyağı ve kekik… Burnunuz bu kokuları aldığında o köyün ruhunu da içinize çekiyorsunuz sanki.

Yol boyunca eski kilise kalıntıları, Bizans döneminden kalma su kemerleri ve Osmanlı mezar taşları gördüm. İznik’in unutulmuş köyleri aslında tarihle doğanın iç içe geçtiği yerler. Rehberli tur yok, tabelalar yetersiz. Ama tam da bu yüzden keşfetmesi daha keyifli.

Eğer siz de böyle bir yolculuk planlıyorsanız birkaç tavsiyem var. Mutlaka su ve atıştırmalık alın. Köylerde market bulmak zor olabiliyor. Rahat ayakkabı şart, çünkü çoğu yer toprak yol. Ve en önemlisi, acele etmeyin. Köyün ritmine kendinizi bırakın. Bir kahve içmek için yarım saat oturun. Yaşlılarla sohbet edin. Onların anlattığı hikayeler en iyi rehberden daha değerli.

İznik’e günübirlik gelenlerin çoğu göl kenarındaki restoranlarda kalıyor. Oysa asıl İznik, bu dağların ardındaki köylerde saklı. Orada zaman daha yavaş akıyor. İnsan daha sade. Ve hayatın asıl güzellikleri de genellikle en sade yerlerde gizleniyor.

Bazen bir köy çeşmesinden akan suyun sesi, bazen bir yaşlının gülümsemesi, bazen de sadece rüzgarın ağaçlarda çıkardığı ses yetiyor insana. İşte İznik’in unutulmuş köyleri tam da bunu sunuyor size. Modern hayattan bir günlük kaçış, küçük bir zaman yolculuğu.